gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2010 Salı

Ankara'da hayat biraz yavaş...

Ankara ile tanışalı benim için 1 yıl. Geldiğim ilk seferden beri sevecek bir yanını bulamadım. Çok da gezmişliğim hiç olmadı aslında. Sıhhiye, Kızılay, Tren İstasyonu çevresi...

Bu sefer biraz daha bilgilendim, sanıyorum ki. Altındağ, Dışkapı, Ulus, Kızılay, Ayrancı, Bahçelievler gibi farklı mahallelere gitme fırsatı yakaladım. Tek günlük gezime bir de Gaziosapaşa'yı sokabilseydim, farklı Ankara kitleleri ile dolu bir gün geçirmiş olmanın uç noktasını yaşardım. Kısmet bir daha ki sefere.

1 yıldan beri dikkat ettiğim garip bir şey var ki, Ankaray, Metro hatlarındaki ve vagonlarındaki billboard'ların hepsi boş. Rekvlamveeren istina markalar ise hep yerel küçük markalar. Sanki billboard'a reklam vermenin manası, o kadar kötüyüz, bilinmiyoruz ve satamıyoruz ki buraya reklam verdik gibi...

Boş billboard'lara bari fotoğraf, resim sergileri gibi bir görsel şölen ile dolsun istiyor insan. En azından boşlukların doldurulmasını, bu kadar gri ve düzenli olan bu kentin biraz renklenmesini istiyor gözler.

Metroların ve trafiğin yoğun olduğu saatler belli. Trafik sıkışıklığında ise ne yazık ki 30 dakika gibi bir sürede evlerine ulaşıyor insanlar. Bu baya yakındıkları bir konu. Örnek gibi bir mahallede oturmak 200TL iken, şehir merkezine yakın yerlerde 800TL'ye kadar çıkıyor.

Gece hayatına gelecek olursa konu, bütün barlarda sigara içiliyor. Yarı legal bir yolla... Kül tablası yerine, içine su konulmuş pet şişeler veriyorlar. Bir arama haberi duyduklarında ise tüm masaları dolanıp, "bir süreliğine sigara içmiyoruz" deyip, pet şişeleri alıyorlar. Sadece canlı performans günlerinde sigara yasağını tamamen yerine getiriyorlar. Biz Eski Yeni Bar'a gittik. Sahipleri bir hayli keyifliydi. Şubat ayında Oi Va Voi'un Şubat ayında Türkiye'de vereceği 4 konserden ilki 9 Şubat'ta burada gerçekleşecek. Ankara'da olup da haberi olmayanları habersiz kalmasınlar.

Bu sefer Ankara eğlenceli geçti.

- Ulaşım İstanbul'a göre pahalı.
- Kızılay'daki, Can Balık harika balık yapıyor.
- Tekel İşçileri açlık grevinde, yağmur yağıyor ve hava çok soğuk.
- Düz ayak bir kent olduğu için her yere yürünebiliyor. (En azından ana caddelerde)
- 3,5TL'ye kocaman yuvarlak fırın ekmeği içine harika bir sosta bekletilmiş tavuk şiş yiyebilirsiniz.
- 4TL'ye ise yarım ekmek içine tamamen hamsi doldurulmuş bir ekmek, taze yeşillik ve soğan taşaraktan, dökerekten, hiç utanmadan şişene kadar yiyebilirsiniz.
- 4,5TL'ye güzel bira içebilirsiniz.
- "Ankara ne kadar güzel bir yer" cümlesi yerine, "keşke bunlar İstanbul'da da olsa" cümlesini kurabilirsiniz.
- İstanbul'u özleyebilirsiniz. devamlı ve sık sık...

Turkcell TİM muhabbetini başka bir yazıda anlatmaya karar verdim.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

amsterdam

- işte abi, yemin ederim, civcivler böyle yaşıyo...
- onlar kuş beyinli
- biz de olabiliriz, kuş beyinli olunca noluyor ki herkesin beyni kendine
- ben onrların, böyle olduğuna inanmıyorum.
-neden inanmıyorsun?
- çünkü...

- yemek
- hahaha... acıkmadım.
- hiç mi? du bi bak bakiim. acıkmamız gerekiyor mu peki? saate mi baksak acaba. a! nolur saate baksak acaba?
- öyle olmaz öyle olmaz. şöyle ki eğer normal şartlarda 7de kalkan biri olsaydın 12de acıkman gerekirdi. saatler buna göre kurulmuş. o yüzden saatle ilgilenmiyoruz. o sebeple sen bak acıktıysan acıkmışsındır.
- neden o ilk açıklamayı yaptın o zaman?
- çünkü sen saate mi baksak dedin?
- ama sen o ilk açıklamayı neden yaptın?
- neden saate mi baksak dedin? onu söyle ben de açıklamamı bağlayayım.
- bana bir şeyleri anlatmaya çalışma ben her şeyi anlıyorum zaten.
- ben da her şeyi anlıyorum. çünkü sen açsın ben aç değilim. ama...
- gene bir ama...
- sen şimdi yiyince bana çok güzel kokacak.
- bir şey alıp beraber niye yiyemiyoruz? ben paylaşımcıyım.
- tamam öyle yapalım. bir şey alıp beraber yiyelim ama ne alıcaz?
- bir menü görmemiz gerekiyor. çok zorlaşıyor.



- hayır oraya bakmıyorum.
- nereye bakıyorsun gene
- şapkamın iç tarafında bir pırıltı var. kafamı oynattıkça o da oynuyor. çünkü ışığın yönü değişiyor ya...
- anlıyorum.

- ah ben de bir yapabilsem...
- seni düşünelim.
- lütfen... yalvarıyorum!
- konuşmakla alakalı,
- ya öyle değil. öyle değil!

- onu saklar mısın?
- onu ben saklıyorum zaten. ama eksik bir parça var.
- bunu dene olur mu?
- bakiim... olur olur...
- beğendin mi peki?
- çok değil ama şimdilik idare eder.
- peki başkaları önerince beğenebiliyor musun?
- tabi ki!
- anlamayacağım abi baya anlamayacağım.
- neyi anlamayacaksın.
- kadınla konuşurken olabilecek diyaloglar aklıma geliyor.
- bence birisinin masasını gösterip onu isteyelim. ben şunu istiyorum.

- niye öyle bir garip yess... ve aaa... dedi.
- öyle dedi ve eklem kesmeye gitti.
- hmm.. ama öyle olur ya. önce başka bir görevi vardır. önce onu yapar. mesela biz üçüncüyüzdür. bize o zaman sıra gelir. beyin öyle çalışır ya.
- nasıl çalışır?
- bir sıralamayla. kızın da işinin bir sırası var.
- ama niye olmuyor...
- sorun ne anlamadım.
- sorun. kız bize menüyü getirmeyecek mi? ya da şu an bizim kafamız şöyle çalışıyor ya. menü diyoruz menüye yöneliyoruz.
- hemen olması gerekiyordu yani.

- oğuz atay'ın sevgilisi var ya
- bilmiyorum
- hani var ya
- bilmiyorum
- oğuz atay ya
- onu biliyorum sevgilisini bilmiyorum
- haa var... o diyorki, oğuz atay için, o hep nesnelerle iletişim kurardı. onu çok iyi anlayabiliyorum. o bunu nasıl bu kadar iyi anlamış onu anlayamadım.
- evet.

3 Ocak 2008 Perşembe

Barselona - 7 Aralık

1. Otelimizin bulunduğu bölge olimpiyat kasabasının yan tarafında kalıyor. Turun otobüsü ile şehri şöyle bir gezelim dediğimizde öğrendik ki, olimpiyatlar zamanında sporcular ve gelenler için yapılan evler, olimpiyatlardan sonra boş kalmış. Devlet de bunları engellilere hiçbir ücret talep etmeden vermiş. Geriye kalan evleri ise maliyetine halka satmış. Onlar da ülke biz de ülke... Ancak bizim biricik devletimiz rehabilitasyon merkezlerini küçültüp, iq 50’nin altında ne yazık ki kurtarılma ihtimali olmayan çocuklara açıyor kucağını. 50-80 arası kurtarılabilir iq’lu çocuklara ise kapıyor.
2. Sagrada Familia’yı gezdikten sonra Gaudi’nin Apartmanını bulalım dedik. Amma velakin Gaudi”ye giden yolda HnM, Camper, Zara, Mango, Berksha vardı. Anlayacağınız yolculuk biraz uzun sürdü.
3. Camper fiyatları Türkiye’deki fiyatlar ile aynı. Hayal-i hüsran oldu bizim için. Ama kasada duran çocuk 8 idi. Onu çekmedik ama bunu çektik:


Gaudi Apartmanı

Masallardan fırlamış apartmanın, masalsı balkonu. Hem içinde kötü cadılar da yaşamıyor.

Terasa çıkan merdiven.

Apartmanın dış cephesine farklı bir bakış.

Giriş katının tavanı. Sanki içine çekecekmiş gibi.

4. Gaudi’den ayrılınca insanın iştahı kabarıyor. Hemen hemen her yerde Tapas adıverilen küçük, güzel nesnelerle lezzet şöleni yaşayabilirsiniz.
5. Catalunya Meydanı’nda çok tatlı çalgıcılarla tanışabilirsiniz. Ancak bunlar bizim erkekler gibi olmadığı için sokak grubunun menajeri (cd’lerini satan kişi) ne kadar 8 de olsa, utangaç ve durumu kıvırma kapasitesi olmayabiliyor.
6. Metro bileti makinesine hemen alışamadık. Nedense paramızın üzerini alamayacağımızı düşündük, bir süre parayı atamadık. Ama parayı geri veriyorlar.
7. Otele dönmek için su idaresi olarak hatırladığım fallik’i bulmak gerekiyordu. Buyrun fallik:

8. Metrolar çok enteresan. İlk metro maceramızı bugün yaşadık: Çişli koltuk, sevişen bir çift, soyunan bir adam, sevişen çiftin erkeğinin soyunan adamı kesmesi.

Geceleri Gotik Mahallesi
9. Korkulu anlar yaşanabiliyor. Eli maşalı Kasımpaşa kaçkını meksikalı ablalardan uzak durun.
10. Barselona’nın Mc Donalds’ı patatesleri ile ünlü.
11. Reial’ı bulmaya çalışırken çok fazla ilerleyip, rasta ve zenci delikanlıların arasında kaybolmayın. Reial, gothic caddesine girdiğinizde Mc Donals’ın karşı çaprazındaki My Bar’ın yanından girince.
12. My Bar’da ayakkabısını çıkaran erkeklerle karşılaşabilirsiniz. Bence girmeyin.

Mojito of Soul
13. Soul Reial’in içinden geçip dar sokağı devam edince hemen solda.
14. Girdiğimiz an şok yaşadık. İlk kare: Bir kadın adamın elini emiyordu. Parmak falan değil, bildiğiniz el. Ardından adamı vakumlamaya başladı. Gecenin ilerleyen saatlerinde de yerlerde yuvarlandı. Giderken de güzel melez barmen yalıyordu neredeyse. Barselona geceleri, böyle güzel…
15. Başka nereye giderseniz gidin, ama mutlaka bir akşamınızı Soul’e ayırın. Yetenekli elleriyle mükemmel mojito yapan duru güzel barmaid, melez barmen ve normal barmen üçlüsünü kaçırmamanız gerekir. Bunun yanı sıra Çınarcık DJ’leri tipindeki ama inanılmaz iyi müzik çalabilen bir Dj’leri var. O müziğin üzerine başka şey dinlemek iztemiyorsunuz. Ancak sonra Fellini’ye gitmiş bulabilirsiniz kendinizi
Barmaid:
- Buradan nereye gideceksiniz?
- Bİlmiyoruz.
- 3 tane davetiyem var. Fellini için, isterseniz vereyim.
- Oluuur…

Fellini: Saku Barselona’da
16. Fellini, Soul’den çıkıp Reial’e doğru giderken ilk sol sokaktan çıkınca caddenin tam karşısında.
17. Fellini’nin alt katında korkunç müzikler çalan DJ 9’du. Ama böyle bir 9 olamaz!
18. Taksi şoförleri İngilizce bilmiyor. Ama üzülmeyin onlan Katalanca, siz Türkçe konuşun. Çok rahat anlaşacaksınız.

20 Ağustos 2006 Pazar

denizli

pazartesi akşamı pamukkale ekspresi'ne binerek çıktık yola armağan'La. trendeki yerimiz inanılmaz rahatsızdı, ancak keyifli denebilecek bir yolculuk atlattık. esasında ben bir güzel uyudum da olan bir şey varsa armağan'a olmuştur. yemekli vagonda uzun kalmış olmanın etkisi çok diğer taraftan keyifli olmasına yolculuğun. trende başlayan yemek turizmi hızlı ve eğlenceli bir şekilde denizli'ye gelince de devam etti. Fatih ilk gün inanılmaz bir aşçılık performansı sergiledi. ben eve gidince uzanıp uyudum beklenildiği gibi, ama valla azıcık. uyandığımda mutfağa gidip tencerelerin kapaklarını açtım, çocuk muzurluğu ile. 2 tencere biber dolması, 1 tencerede de tavuklu mantarlı güveç gördüm. çok acıkmıştım. dokunmadan kapadım. ancak, uyuduğum zaman içinde planda değişiklik olmuş: fatih ile esra'nın ortak arkadaşları mehmet ve ferah'ın evine gitme kararı alınmış.

düştük yola. denizli tostu yedik, zafer gazozu içtik. dolaşalım dedik. "ben bir şey itiraf edeceğim", dedim. "doymadım!". hemen kokoreç yemeye gittik, yanında da yeni zafer fazozu içtik. ben eskisini daha sevdim. şişesi de daha güzeldi. buranın kokoreç'ine bir sürü domates, biber baharat bindirmiyorlar. adam gibi kokoreç veriyorlar, kimyon ekleyip. armağan'ın ilk kokoreciymiş. ardından adını unuttuğum çay bahçesi tadında bir yerde soda içerken armağan ile tavla oynadık. dedesinden başkası yenmiyormuş onu. haklı, çünkü çok hırslı. 1 el aldı. ama o el onda kalakaldı. 1 oyun 1 mars derken 5-1 bitti.
ikinci alışverişimizi yaptık mehmet'lere giderken. fatih mehmetlere vardığımızda mutfağa kapadı kendini, ikinci akşam yemeğini hazırlamaya koyuldu. fırında kabak mücveri, elma dilim patates, nohutlu pilav ve yoğurtlu patlıcan salatası yaptı. közlenmiş patlıcanı tereyağında kavurdu, mükemmel oldu. ellerine sağlık bir kez daha.

2.gün
sabah erkeni bir kaç saat geçe uyandım ben, minik bir kahvaltı ardından düştük pamukkale yoluna. çocukluğumdan kalan paramparça anılı göz alıcı beyazlıktaki pamukkale'yi göremedim. sadece anılarımda varlığını koruyacak. öğle sıcağına kalmamız bir hata mı, yoksa aptallık mı, bilemiyorum. bu yorumu benim dışımda orada olanlara bırakıyorum. tanrım o ne sıcak! ve kalan o beyazlıktan nasıl bir yansıma, nasıl bir göz görmezlik. ama bastığın yerin dokusu vesuların ayaklardımdan akıp geçmesi, bir terasta toplandığında oluşan o turkuaz ne hoş. yok, yüzmedim. zor işler benim için. amele ötesi yandık sonuç itibariyle. ben biraz geometrik yandım, biraz acılısından.
elimizdeki tüm içecekleri ve yiyeceklerin bir kısmını bitirip, tekrar susadığımızda müze ve antik kalıntıları gezmeye başlamıştık. tiyatroya çıktığımızda içimiz kurumuş, dışımız terlemiş ve yorulmuştuk. her tarih gezisinde dile getirdiğim cümlenin bir benzerini kurdum "bile bile eziyet çekip küfredeceğini, niyedir bu merak?" bir de arkeolog falan olmak istiyordum zamanında, zamanında doğru karar verip vazgeçtiğim için tebrik ediyorum kendimi. azıcık kalan suyumuzu da burada bitirdik. az kalsın armağan kıymetlimissss olan suyu başına dökecekti. reflekslerimiz engel oldu, bi güzel içtik. tiyotraya oturup, armağan'ın makinesi ile nereden su alabiliriz ona baktık.
akşam esra bizi aldı, mantar restorant'a gittik. kaşarlı mantar ve mantar tatlısı yedik. buradan çıkıp bir yere gittik ama oranın da adını hatırlamıyorum.
daha sonra bir ara devam ederim. belki de etmem.

  © Blogger template 'Minimalist E' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP